Bir grup vicdanlı, düşünceli aydının Açlık Grevlerinin ölümlere yol açmadan çözülmesi için yaptığı çağrıda „henüz vakit varken…“ uyarısı yapıldı.
Basında yer alan haberlerde de 86 cezaevinde binlerce tutsağın katıldığı açlık grevindeki ilk grubun 40. Günü aşarak „kritik eşiğe“ geldiği uyarıları yapıldı. Bu saatten sonra geri dönüşü imkansız sakatlıkların oluşması ve her an ölümlere yol açması mümkün olduğu belirtildi.
Oysa aslında vakit yok… Hem de hiç yok.
Açlık grevi veya ölüm oruçlarının belli bir zaman ölçüsüyle değerlendirilmesi de yanlış.
Yanlış, çünkü binlerce insan her gün, her an acı çekiyorsa bunun herhangi bir yeterli vakit ölçüsü olamaz. Bir iki öğün atlayınca karnına şiddetli sancılar giren, başı dönen, dünyası kararmaya başlayan herkes, açlık grevi veya ölüm orucundaki insanların giderek katlanan biçimde nasıl bir acıya katlanarak topluma bir mesaj ulaştırmak istediklerini duyumsayabilir. Bunun ille bir ölümle sonuçlanması gerekmez. Çekilen acılar için bir vakit sınırı olabilir mi?
„Şu kadar süre acı çekmeleri yeterlidir“ demek insanlığa sığmayacağına göre bunun süresi yok demektir. Her an geçtir…
Açlık grevi eylemlerinin etik yanı, politik işlevselliği çok tartışılmıştır. İnsanın kendi kendine şiddet uygulaması, işkence yapması olarak da eleştirilmiştir; insani duyguların politik amaçlar için zorlandığı eleştirisi de.
Bütün bunlar biraz da “dışarıdan” bir bakışla ve popüler söylemle “empati yapmadan” geliştirilen eleştirilerdir. Kimse çok zorunlu kalmadıkça kendine her an için eziyet etmeye dayalı bir eylem biçimine kalkışmaz. Bir şeylerin zorunluluk sınırını aştığı, bir kuşatılmışlık, bir çıkışsızlık söz konusudur demek ki…
Ölüm orucu siyasal ya da insani bir çıkışsızlığın, nefes alamamanın sonucu olarak gündeme gelse de bir intihar eylemi değildir. İnsan intihara karar verdiğinde bunun psikolojik atmosferi içinde kendini çeşitli biçimlerde öldürebilir. Eğer bir takıntı söz konusu değilse bu geçici bir durumdur. Oysa ölüm orucunda insan, her gün, her dakika bu kararı yeniden ve yeniden vermek, gözden geçirmek, kendini ikna etmek zorundadır. İnsanın iradesi bu eylem boyunca her an kendi bedeniyle, duygularıyla, istekleriyle, yaşam arzusuyla mücadele eder. Kendi kendisiyle sürekli savaşmak, didişmek, hesaplaşmak zorunda kalır. Öyle ki çoğu zaman fiziksel acılar, beyinde cereyan eden bu amansız kapışmanın yanında hiç kalır.
Bu tür eylemler söz konusu olduğunda, örgüt baskısı, zor, tehdit gibi unsurlarla insanların eyleme sürüklendiğine dair siyasi iktidarın bir yığın propagandasını duyarız basından.
Sosyal tasvibin dışında kalmamak, arkadaş çevresinden tecrit olmamak gibi nedenlerle aslında istemediği halde bu tür eylemlere girmek zorunda kalmış kişiler elbette olabilir. Hatta çoğu insan bu eylem türünü taşıyıp taşıyamayacağını önceden kendisi de bilemez; ancak eylem içerisine girdikten sonradır ki bu işi yürütüp yürütemeyeceğini anlayabilir.
Kendisine veya eylemin gerekliliğine olan inancını kaybeden insanların bunu sürdürmeleri belki bin kat daha zordur. O nedenle açlık grevcilerinin dışsal bir baskı veya zorla bu eylemi sürdürdüklerini iddia etmek oldukça saçma bir iddiadır. Ancak eylemi yürütemeyeceğini anlayıp da, sırf arkadaşlarını yalnız bırakmamak, moral bozucu veya bozguncu durumuna düşmemek gibi duygularla kendine iç baskı uygulayarak sürdüren insanlar olabilir. Ki bunların çektiği acı belki çok daha büyüktür.
Açlık grevi ve ölüm oruçlarının ne siyasi ne de duygusal muhatabı, cezaevi idareleri, Adalet bakanlığı, hükümet veya devletin herhangi bir organı değildir. Birbirini düşman gören bu yapıların karşılıklı bir duygudaşlık taşımayacakları açık. Bu kurumlardaki genel eğilimin “Ölürlerse ölsünler, biz öldüremiyoruz, bırakalım kendi kendilerini öldürsünler!” türünden bir el ovuşturma olduğu bilinen bir gerçek. Bu nedenledir ki devlet kurumlarına yapılan "insanı" çağrıların somut bir karşılığı yoktur. Ne var ki bedenleri kendilerine zimmetli bu insanların yaşam ve ölümlerinden sorumlu oldukları için, işte o meşhur “ölüm sınırına” kadar kıllarını bile kıpırdatmayacakları, ancak ondan sonradır ki ve eğer içeride dışarıda kendilerini rahatsız edecek gerçek bir kamuoyu baskısı varsa harekete geçecekleri bir gerçektir.
İşte söz konusu “vakit!” belki onların beklediği vakit olabilir ama bizim değil…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder