26 Ekim 2012 Cuma

SİYASAL DARALMALARIN EYLEM TÜRÜ

Türkiye’de açlık grevleri ve ölüm orucu eylemleri, siyasi kadroların cezaevlerine doldurulduğu, demokratik muhalefetin baskı altına alındığı dönemlere tekabül eder. 12 Eylül cezaevleri bunun pratiğidir. Başta Diyarbekir 5 no’lu olmak üzere yaşanan ölüm orucu v e açlık grevi eylemlerinin, talepleri v e seslendiği kitleden bağımsız olarak bir “zulme ve işkenceye karşı meydan okuma”, 12 Eylül rejiminin yaptırımlarına teslim olmama ve direniş mesajı egemendir. Geniş kamuoyu eylemlerden habersiz veya ilgisizdir. Rejimin demokratik hiçbir normu yoktur. Ölümler, askeri cuntayı özellikle Avrupa’ya dönük yüzüyle zora sokacağı, içeride de direniş sembolü olmasını engelleme noktasında önem taşır. Ölüm orucu eylemcileri kendilerini feda ederek siyasi ideallerine bağlılıklarını ifade etmiş, rejimin işkence ve yaptırımlarına direniş mesajı vermiş olurlar.
Kitle iletişim yanı zayıf olmasına karşın bu eylemler özellikle tutsak ailelerinin dayanışmalarını, örgütlenmelerini ve demokratik bir hat oluşturmalarına yol açmıştır. İnsan Hakları örgütleri bu aktiviteler üzerinden gelişmiştir. Özellikle Kürdistan’da bir direniş hattı kurulmasında bu direnişlerin belirleyici önemi vardır.
Kendileri birçok idam, işkenceye öldürme ve infaz gerçekleştirmiş olan 12 Eylül cuntası, sadece direniş sembolü oldukları için eylemlerin ölümle sonuçlanmasından rahatsız olmaktaydılar.
Diyarbekir 5 nolu’da 1984 Ölüm orucunda ileri derecede sakat kalan değerli arkadaşım Cemal Miran, Diyarbekir Askeri Hastanesi’nden acilen Ankara’ya nakledilmişti. Orada cunta konseyinin üyelerinden Org. Tahsin Şahinkaya’nın hastaneyi ziyarete geldiğini, koğuşları gezerken yüksek sesle doktorlara talimat verdiğini, “Kimse ölmeyecek doktor! Kimse bizden izinsiz ölemez!..” dediğini aktarırdı. Ölümüne ramak kalmışken kendisine gelişmiş tıbbi bakım yapılmasını bu talimata bağlardı.
Kitlesel Aclık grevlerinin gündeme girdiği ikinci dönem, yine siyasetin cezaevlerine tıka basa doldurulduğu bir sıkıştırma sürecine tekabül eder. 1994 sonrası giderek ağırlaşan bu süreç 2000 - 2001 yılında Açlık Grevlerine “Hayata Dönüş” adıyla öldürücü askeri operasyonlar yapılarak sonlandırılmasıyla bir faciaya dönüşmüştü. Bu eylemler cezaevlerinin hücre tipi yapılaşma ve tecrit politikasına karşı yönelmişti. Açlık grevi eylemlerinin sürekli kullanılan bir eylem türü haline gelmesi, destek verenlerde alışkanlık ve kitlelerde kanıksanma yaratınca, DSP-MHP koalisyonu hükümet bastırma için koşulların uygun olduğunu düşündü.
Bilançosu oldukça ağır ödenen bu eylemler, eylemcilerin mahkemelerde sağlık gerekçesiyle tahliye edilmeleriyle “gayri resmi” olarak sönümlendirilmişti.
Günümüzde cezaevlerinde gündeme gelen kitlesel açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri de yine muhalefetin cezaevlerine doldurulduğu bir siyasi diktatörlük dönemine denk geliyor. Bu kez eylemler esas olarak Kürt ulusal demokratik muhalefeti düzlemindedir; cezaevlerine ilişkin olmaktan çok siyasi talepler üzerine yükselmektedir.
Dikkat edilmesi gereken nokta, Türkiye’nin Kürt ulusal demokratik mücadelesinin barışçıl, açık, demokratik mücadele yollarını tıkamış olduğudur. Evet BDP açık, ve milletvekilleri parlamentodadır; irili ufaklı birçok parti ve dernek de faaliyet halindedir. Fakat bu vitrinin arkasında, sadece açık ve legal faaliyetlerinden ötürü 10 binden fazla Kürt muhalifinin cezaevlerinde olduğu gerçeği duruyor. Bir anlamda Kürt legal muhalefetinin kitle tabanı ile lider konumundaki insanların arasında bulunan ve asıl taşıyıcı kadrolar cezaevlerindedir.
AK Parti iktidarı, kendinden öncekilerden farklı olarak kamuoyunun gözünde olanlara fazla dokunmuyor, ama asıl bağlantı kayışlarının hepsini kopararak, yerel önderleri, ara birimleri, küçük örgütleyicileri dumura uğratarak kitle hareketlerini engellemeyi amaçlıyor. Potansiyel olarak birkaç “Arap baharı” dinamizmini içinde barındıran Kürt ulusal muhalefeti, bu operasyonlarla bir yanıyla Parlamentoya öbür ucuyla da “dağa” gerilla eylemliliklerine ötelenmiş oluyor, asıl tayin edici olan kitle hareketleri ve demokratik eylemlilikler ise felç edilmiş oluyor.
Cezaevlerinden Açlık grevleri ile yükselen sesi, yıllardır cezaevlerine tıka basa doldurularak sesleri kısılmaya çalışılan dinamizmin patlama noktasına gelerek bir çıkış arayışı olarak görüyorum. Açlık grevlerinin muhatabı gerçekte ne Adalet Bakanlığıdır, ne hükümettir ne de devlettir. Mesajların asıl adresi Kürt toplumudur, yanı sıra Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesinin bu sorunun çözümüyle ilerleyebileceğini düşünen kesimleridir.
Ölüm orucu ve açlık grevlerin siyasi talepleri sembolik olarak anlam taşırlar. Şu an devam eden eylemlerin siyasi talepleri de ifade ettikleri sembolik değerlere bakıldığı zaman demokratik bir içerik taşıdıklarını, barışçıl oldukları görülür. Şöyle ya da böyle de ifade edilebilirdi, şu talepler olabilirdi veya olmayabilirdi tartışması, şu anda ve eylemin dışında olanlar açısından anlamlı değildir. Verilen mesaj toplum için ne anlam ifade ediyor, dahası Kürt toplumu ve Türkiye’de yaşayan halklar nezdinde bu mesajın somut bir karşılığı var mıdır? Sorun budur...
Ölüm orucuna dönüşen eylemler, siyasete katılma hakkı zorla ellerinden alınan (ki aralarında seçildikleri halde tahliye edilmeyen milletvekilleri, seçilmiş belediye başkanları, meclis üyeleri, avukatlar, gazeteciler, sendikacılar, sivil toplum örgütü mensupları vardır) insanların kendi toplumsal tabanlarına ve müttefiklerine yaptıkları bir “acil eylem” çağrısıdır.
Bu çağrıya doğru cevap vermek, eylemcileri acındırmaya yönelmeyen ama sorunun özündeki insaniyetsizliğe dikkat çeken ve çözümün önünü açacak kitle eylemliliklerine yönelmek; önümüz kış olsa da yangın yerine dönmüş siyasete bir “Kürt baharı” ile cevap vermekle mümkün olabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder